MÂNEVÎ NİMETLERKur’ân-ı Kerim nimeti, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ümmet olma nimeti. Îman nimeti… İslâm nimeti… Müslüman bir anne-babanın neslinden gelme nimeti…Bütün bu mânevî nimetler karşısında, bizim de mânevî mes’ûliyetlerimiz var.Dünya bugün mânevî bir yangın içinde… Küfrün, şirkin, zulmün, inkârın yangınları; gafletin pençesindeki insanları yakıp kavuruyor. Bu yangının ortasında biz bu iki dünyayı felâha kavuşturan nimetlere ermişsek, bizim bir mes’ûliyetimiz var.Dünyanın hâlini düşünelim:Beşerî sistemler gelip geçiyor, hiçbiri saâdet vermiyor.Dün Komünist Rusya 30 milyon kellenin üzerine kuruldu. Zulüm, kan, sürgün, gasp, vesaire… Netice hüsran…Yine dün Hitler, Nazi, nasyonalizm; ırkî asabiyet üzerine kuruldu. Ağır bir zulüm. Dünyayı kana bulayan gaddarlık… Netice hüsran…Bugün ise liberal sistem hâkim:“Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” diyor. Güçlü gücüne göre istediği gibi yaşıyor. Güçsüze acımıyor. “Ne hâli varsa görsün, talihine küssün.” diyor. Maddî-mânevî gaddarlık… Âhireti tanımayan bir dünya! Tam bir câhiliyye devri… Ve bu câhiliyye anlayışı, televizyon ve internetin imkânlarıyla, reklâmlarla, modalarla, propagandalarla bütün dünya sathına yayılıyor.Demek ki dünya bir câhiliyye devri yaşıyor. Yani âhiret endişesinden uzak bir dünya istiyor. Bu câhiliyye karşısında bizim ağır bir mes’ûliyetimiz var.Dünkü câhiliyye karşısında ashâb-ı kiram; Çin’e gitti, Semerkand’a gitti, Kayravan’a gitti. Dünyanın her yerine İslâm’ın mütebessim çehresini ulaştırdı. Uzak demedi, zor demedi, tehlikeli demedi, imkânsız demedi. Ulaştı. Onlar ulaştığı için bugün biz ve atalarımız îman nimetine erdik. Allâh’a şükrümüz gibi, onlara da minnettârız.Demek ki bizim de mes’ûliyetimiz:Allâh’a şükrümüzü, nimetin cinsinden edâ etmek:Her yere gidip ehl-i Kur’ân, ehl-i sünnet, ehl-i istikamet insanlar yetiştirmek… Allâh’ın yeryüzünde şahidi, yani dînin temsilcisi olacak insan yetiştirmek. Kıyâmet günü, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sîmâsını tebessüm ettirecek bir insan yetiştirmek. Efendimiz’in Vedâ Hutbesi’ndeki;“Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!..”düsturuna riâyet eden bir gönül yetiştirmek…Kendi evlâtlarımızı da o câhiliyye propagandasından korumak, halka halka; ailemize, çevremize, milletimize ve bütün insanlığa hak ve hakikatleri anlatmak, yaşayarak öğretmek…Bugün işte böyle ağır bir mes’ûliyetin içerisindeyiz.Bugün Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, bilhassa Gazze’de korkunç bir zulüm var; katliâmlar, açlık ve sefâlet var.Ecdâdımız gibi güçlü olup adâleti tahkim edecek, hakkı tutup kaldıracak vasıfta olmak da mes’ûliyetlerimiz arasında.Şanlı mâzîmizde, İslâm’ın bize telkin ettiği «Hâlık’ın nazarıyla mahlûkāta bakış tarzı»nı ecdâdımız ne güzel îfâ etti. İspanya’da zulüm gören Yahudileri Barbaros Hayreddin Paşa İstanbul’a getirtti. İstanbul halkı; “Bunlar mazlumlardır.” deyip onlara yakınlık göstererek yardımda bulundu. Çünkü bütün mü’minler kardeşimizdir, diğer taraftan da bütün insanlar, insanlıktaki eşimizdir.İşte İslâm’ın Hâlık’ın nazarıyla mahlûkāta bakış tarzı…Bugün ise ağır zulüm gören din kardeşimizi müdafaadan âciz kalıyoruz. Lâkin Cenâb-ı Hak muhâcir ve ensârı misal vererek, bizim de ensar gibi olmamızı, onlara ihsân üzere tâbî olmamızı tavsiye buyurmaktadır. (Bkz. et-Tevbe, 100)Fakat Lâle Devri rehâvetlerine dûçâr olunan zamanlardan beri, asırlardır bu hüviyetimizden de uzak kalmışız. Gücümüz yetmediği için bu hususta duâ etmekten başka bir şey yapamıyoruz.Fakat başka imkânlarımız var…O mâtem yurtlarından kaçan mültecîler ve muhâcirler var. Öksüz ve yetim kalmış çocuklar, dul kalmış kadınlar, evlâtlarını kaybetmiş perişan ihtiyarlar var. İftar saatinde sofrasına bomba yağan aileler var. Bütün bunların ızdıraplarına ortak olmak bizim mes’ûliyetimiz.Bizim de Ömer bin Abdülaziz –rahmetullâhi aleyh-’in endişesini yaşamamız zarûrî. Bu büyük halîfenin mes’ûliyet şuurunu, hanımı Fâtıma şöyle anlatmaktadır:“Bir gün Ömer bin Abdülazîz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona;“–Nedir bu hâlin?” diye sordum.Şöyle cevap verdi:“–Yâ Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilâç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar ve aile efrâdı kalabalık fakir aile reisleri beni üzüntüye gark ediyor.Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum.Yarın hesap gününde, Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim…” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 208)Hanımı Fâtıma devamla der ki:“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesabını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki, haşyetullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş yahut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime;«Keşke idarecilik mes’ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesafe kadar olsaydı.» derdim.”Ömer bin Abdülaziz –rahmetullâhi aleyh-, sadece mes’ûliyet hissetmekle kalmadı. Îcaplarını da yerine getirdi. Adâlet ve merhametiyle; hulefâ-i râşidîne ilâve edilerek; «Beşinci Halîfe» nâmıyla yâd edildi.Bugün de;Aç kardeşlerimizi doyurmak, muhtaç kardeşlerimizin ihtiyaçlarını gidermek bizim vazifemiz. Maddî sıkıntılar, maddî ikramlarla giderilir. Rabbimiz’in bize rızık olarak verdiklerinden koparıp vermedikçe, ihtiyaç fazlasını infâk etmedikçe, bu mes’ûliyetten kurtulamayız. Zira Rabbimiz buyurur:لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça «hayrın kemâli»ne eremezsiniz. (Hakikî iyilerden olamazsınız.)…”(Âl-i İmrân, 92)Günümüzde gerçek iyiliğe ulaşabilmek için giderilmesi gereken bir de mânevî açlık var:Bugün mânevî sefâlet, mad-dîsefâletten öteye geçmiştir. Mânevî sefâlet; sahte bir saâdet maskesi altında, sahtekâr bir makyaj içinde gösterildiği için, onun felâketi tam mânâsıyla anlaşılmamakta. Karnı tok, her türlü maddiyat içinde yüzen, fakat; rûhen aç, mânen muhtaç nesiller var. Îmandan habersiz, iffet mahrumu, hakikî saâdetten habersiz, abus, alık nesiller var. Sun‘î kahkahaların bastıramadığı sessiz feryatlar var.Bizim için en mühim vazife; maddî açlık ve sefâlet ile beraber, mânevî sefâleti de ortadan kaldırma gayreti içinde olmamızdır.Büyük Hak dostu Hazret-i Mevlânâ buyurur:“(Maddî-mânevî) fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve çare bulmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin, senin de kalbin yumuşayıp rûhun incelsin.”Cenâb-ı Hak cümlemizi; verdiği nimetleri idrâk eden, onların şükrü için gayret eden ve âhiret gününde, o her nimetten hesap sorulacak günde, hesabını yüz akıyla verebilen, ilâhî af ve mağfirete vâsıl olabilen kullarından eylesin.Ümmet-i Muhammed’in ve bütün insanlığın maddî-mânevî sefâletlerine Rabbimiz hâl çareleri lutfeylesin. Bizleri de dîn-i mübîn-i İslâm’a ve muhtaç müslümanlara aşk ve şevk ile hizmette memur eylesin.Âmîn!..