Şehit Olmanın Ölçüsü Ölüm Biçimi Değil, Yaşam Biçimidir


İnsan fikir, duygu ve kavramlarıyla beraber tarihin mecrasından geçerken ister istemez birtakım değişimlere uğrar. Kavramlar bir müddet sonra konuldukları asli zemininden kayarak ya içi boşalır veya farklı anlamlar kazanır. Bu noktada ’ın kitaplar göndermesi ve hele en son gönderdiği kitabın lafzen kıyamete kadar değişmeyecek olması gerçekten ’ın bizlere olan en büyük lütuflarından birisidir.

Çünkü değişmeyen kitap sayesinde değişime uğrayan ve yozlaşan kavramları asli yerine koyabiliyoruz. Bu imkân bizlere daima hem inancımızı koruma hem de inancımızı tashih etme fırsatı vermektedir.

Şehadet kavramı bu bağlamda düzeltilmesi gereken kavramlardan biridir. Bu kavram söz konusu olduğunda günümüzdeki müslümanların zihinlerinde şu çağrışımları yapmaktadır:


Kelime-i şehadet getirmek…

Son nefeste kelime-i şehadeti söyleyerek ölmek…

Savaşırken öldürülmek ve şehit olmak…


Şehadet kavramının günümüzde zihinlerdeki karşılığı budur. Oysa bu kavram Kur’an zaviyesinden incelendiğinde böyle olmadığı görülecektir.


Her şeyden önce bu kavram îmânî bir kavramdır. Diğer bir ifadeyle imanın yaşama dönüşmüş halidir. Şahit kelimesi kök itibariyle ortada olan, görünen yani canlı bir kimseyi ifade eder. “Ey Peygamber Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik” (Ahzap/45) ayeti incelendiğinde peygamberin şahit olması insanların gözü önünde onlara canlı bir örnek olmasını ifade eder.

Peygamberler bir insan olarak diğer insanları sözlü bir şekilde imana davet ederken aynı zamanda da yaşamlarıyla fiili şekilde onlara örnek olmaktadırlar. Peygamberin şahit olması bu demektir. Demek ki şahit olmak göz önünde canlı olmak, görülmek demek olunca Peygamber öldükten sonra onun şahitliği sona erer. Bu kez onun arkasından mü’minler bu şahitlik görevini yerine getirirler. Yani her bir müslüman yaşadığı sürece başkalarına şahitlik görevini devam ettirecektir.


“Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk'ın şahitleri olasınız ve Peygamber de size şahit olsun…”
(Bakara/143)

Şahit olmak imanın öngördüğü bir hayatı yaşayarak başkalarına model olmak anlamına geliyor. Bunun en güzel şekilde peygamberler sergilemişlerdir. İnananlar da peygamberleri örnek alıp bu şahitliği sürdürerek diğer insanlara örnek olacaklardır.

Buradan hareketle ilim sahibi bir müslümanın vaaz ederken “Ey Müslümanlar peygamberleri örnek alın” demesi gariptir. Çünkü ilim sahibi olmayan müslümanlar peygamberin nasıl yaşadığını bilmiyorlar. Peygamberimiz de öldüğü için onun canlı şahitliği söz konusu değildir. Örnek almak ortada örnek alınacak canlı birinin olmasını gerektirir. Dolayısıyla burada şahitliği ilim sahibi olan müslümanlar bizzat yaşayarak yapacaklardır. Çünkü kendileri hem peygamberlerin nasıl yaşadıklarını bilmeleri hem de onların varisleri olmaları! hasebiyle tıpkı peygamberler gibi toplumlarına şahit olmak durumundadırlar. Bilmeyenler de duyarak ve görerek alimleri örnek alacaklar.


Şahitlik doğru yaşamın canlandırılmasıdır.

Yaşamını sürdürürken bu bilinçle hareket eden her bir müslüman ne şekilde ölürse ölsün şehittir. Yani hakkın şahididir. Şehit kelimesi şahit kelimesiyle aynı köktendir. Lafzen farklı olsalar da ikisi de aynı anlamı ifade etmektedir. Kur’an’a göre aslolan şahit olmaktır. Şehit kelimesi birtakım hadis rivayetlerinden hareketle İslam kültüründe ön plana çıkmış olup sadece yolunda öldürülen müslümanlara verilen bir isim olarak şöhret bulmuş ve bu haliyle anlam kaybına uğramıştır.


Şehit olmak için zannedildiği gibi mutlaka düşman tarafından öldürülmek gerekmiyor. Hatta tam tersine yaşamını hakka şahit tutmayan bir kimse çarpışarak da öldürülse şehit olamaz.


Peygamberimizin yaşamına ve ölüm şekline bakalım. O tam bir hakkın şahidi olarak yaşadı ama yatağında normal bir ölümle Rabbine kavuştu. Şimdi Peygamberimiz(s.av)e kafirler tarafından öldürülmediği için şehit demeyecek miyiz?


Ya da “ yolunda öldürülen bir müslüman peygamberimiz(s.a.v)den daha üstündür” mü diyeceğiz?


Elbette hayır. Çünkü katında şahit olmanın ölçüsü nasıl öldüğün değil nasıl yaşadığınla ilgilidir.

Şahitlik/Şehitlik kavramı Kur’ânî bir kavram olduğu için ölçüsünü de yine Kur’an belirlemiştir. O da bir kimsenin iman ettikten sonra tüm yaşamı boyunca yapacağı her şeyi için ve ’a göre yapmaya çalışmasıdır.


“Deki : Benim namazım, davranışlarım, hayatım ve ölümüm hepsi Alemlerin Rabbi içindir.”
(Enam/162)

Bugün Kur’an’ın kriterlerini ölçü olmaktan çıkardığımız için maalesef inancı ve yaşamı ne olursa her öldürülenin şehit olarak sunulduğu yalanlarla karşılaşıyoruz. Hatta İslam’ı irticâî tehlike olarak görüp bu tehlikeyi(!) ortadan kaldırmak için mücadele eden birtakım güçler iktidarlarını sürdürmek için insanları kendi batıl yollarında ölüme sevketmek amacıyla inanmadıkları dine ait olan şehitlik kavramını baz olarak kullanıyorlar. Bu tuzaktan kurtulmanın yolu vahyin ölçüleriyle hareket etmektir.

Bugün Müslüman halkın anladığı manada kesinlikle Kur’an-ı kerimde kâfirler tarafından öldürülen kimseye şehit diyen bir ayet yoktur. Evet, yolunda öldürülmek övülmüştür ve bir Müslüman için büyük bir mertebedir. Ama bunlara şehit denir, başka Müslümanlara şehit denmez diye bir şey yoktur. Günümüzdeki yolunda öldürülenlere şehit denileceği algısı Kur’an’dan değil bazı hadis rivayetlerinden kaynaklanmaktadır.


Maalesef Kur’an’ın öngördüğü gibi yaşamımızı hakkın şahidi kılarak başkalarına örnek olma konusunda biz müslümanlar şahitler olamadık. Hiç uzağa gitmeye gerek yok, Müslüman anne babalar olarak çocuklarımıza ne kadar şahit (örnek) olduk?


Kendi çocuklarına bile şahit olamayan başkalarına hiç şahit olabilir mi?

Bu yüzdendir ki Kur’an’ı okuyarak müslüman olan birçok kimse “eğer biz İslam’ı Müslümanlara bakarak öğrenseydik kesinlikle müslüman olmazdık” diyorlar. Bu sözlerin bizi derin derin düşündürmesi lazım. Ayrıca toplumumuzda kullanılan “Hocanın dediğini yap, ama gittiği yoldan gitme” cümlesi de şahitlik konusundaki halimizi yansıtan bir başka acı gerçektir.

Diyarbakır’da bir ilköğretim okulunda okuyan çocuğuyla birlikte başörtüsü mücadelesi veren bir babanın söyledikleri hakikaten çok düşündürücüdür:

“Şu an benim mücadele ettiğim kesim muhafazakâr kesim. İslam düşmanı, İslam’a savaş açmış kişilerle mücadele etmiyorum. Tamamen İslam’ı kendilerine yaşam biçimi kabul etmiş olanlara karşı mücadele ediyorum. Ben çocuğumun inancını ve akidesini korumaya çalışırken onlar çocuğumun başını açmaya çabalıyorlar…

Şimdi ben idarecilere bakıyorum içlerinde namaz kılan, oruç tutan, Kur’an okuyan kimseler, yani muhafazakâr kişiler var. Ama bunlar Ece Nur’un bu durumunu, bu yaşta örtünmesini günah olarak addediyorlar… Kızım “Baba ben bu adamı görmek istemiyorum, onu gördüğüm zaman rahatsız oluyorum” diyor. Çünkü namaz kılan birinin Ece’yi odaya alıp başını açmasını istemesi Ece’nin kafasını bayağı karıştırmış. Ayrıca başörtülü öğretmenlerin Ece’ye başını aç baskısı yapmaları da bu kafa karışıklığını artırdı…” (Özgün Duruş Gazetesi, sayı:19)


Kimliklerini Müslümanlık olarak belirleyip ’a ve ahirete inanan kimseler yaşarken neye şahitlik edip etmediklerine iyi dikkat etsinler. Kur’an’da ’ın yolundan alıkoymaya çalışanların kimler olduğuna bakıp “ama ben Müslüman’ım” desinler. Çünkü Müslümanlar insanları ’ın yolundan alıkoymazlar.

Kur’an’a göre şahit olmak aslında, iman ve amel bütünlüğü içinde samimi bir Müslüman olmanın diğer bir adıdır, dersek yanlış söylemiş olmayız.


yolunda O’na layık olacak şekilde gayret gösterin. O sizi seçkin kıldı. Dinde üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız İbrahim’in dini üzere olun. bundan önce ve bunda (Kur’an’da) size “Müslüman” adını vermiştir ki peygamber size şahit olsun siz de insanlığa şahitler olasınız. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin ve ’a sımsıkı bağlanın. Sizin Mevla’nız O’dur. O, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır!..”
(Hac/78)

Netice olarak şunu söylemek isterim ki, dünya hayatının menfaati hem azdır hem de aldatıcıdır. Dünya içindekilerle birlikte ’ın bir tanecik emrini bile terk etmeye değmez. Bize dünyayı da verseler ’ı gücendirecek bir iş yapmayalım. Çünkü sonunda O’nunla baş başa kalacağız.

“Rabbimiz! İndirdiğin şeylere iman ettik ve o peygambere uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz.” (Al-i İmran/53)


Hasan Eker