Cihadın gayesi nedir?

Her milletin ilham kaynağı olan mefkureleri vardır. Bir millet, bunlara ne kadar derinden derine inanırsa, onları gerçekleştirmek gayreti de o kadar büyük olur(1). Bir devlet kurmak, milletlerarası arenada söz sahibi olmak, aynı milletin mensuplarını biraraya toplamak... gibi mefkureler, bunlardan bazılarıdır.

Kur-an'ı Kerim, bu noktada ehl-i imanla ehl-i küfür arasında şu net ayırımı yapar: "İman edenler Allah yolunda savaşır. İnkar edenler ise "tağut" yolunda..." (Nisa suresi, 76)

"Tağut" ifadesi Allah yerine ikame edilen her şeyi içine alır. (2) Şeytan bir tağuttur. Şeytanın yolunda giden Firavun misali kişiler, birer tağuttur. Terbiye edilmemiş nefisler, birer tağuttur... Kur-an-ı Kerim, "hevasını ilah edineni gördün mü...?" (Furkan suresi, 43 ve Casiye suresi, 23) ayetiyle nefsin kötü arzularının putlaştıranlara işaret eder.

İşte inkarcılar böyle tağutların peşinde giderler. Şeytana tabi olur, nefse uyar, kötü kimselerin rehberliğinde mücadele ederler. Onların bu mücadelesi, her türlü ulviyetten mahrum, süfli bir mücadeledir. Bu mücadelenin temelinde "menfaat" duygusu vardır. Kendi hasis menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten asla çekinmezler. Nitekim, son ikiyüzyılın savaşlarına bakıldığında, onların bu süfli isteklerini açıkça görmek mümkündür. (3)

Bazıları,
-Yeryüzünü istila,
-Ganimet elde etmek,
-Sömürgeler, pazarlar, hammadde kaynakları bulmak,
-Bir tabakanın, başka bir tabakaya, bir milletin başka bir millete hakimiyeti... gibi gayeler için savaşırlar. (4)

Elindeki inciri komutanlarına gösterip, "bunun yetiştirdiği diyarlar hala bizim değil. Haydi arkadaşlar, oralara sefer düzenleyelim, oraları ele geçirelim" diyen Romalı hükümdarla, dünyanın belli başlı hammadde kaynaklarını ele geçirmeyi hedefleyen sömürgeci devletlerin idarecileri arasında pek fark yoktur. Devletler, şahıslar değişse de, zihniyet aynı zihniyettir. Tarih, bu noktada tekerrür etmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bu hakikatin ispatıdırlar.

Müminler ise, Allah yolunda savaşırlar. Ulvi değerler uğrunda cihad ederler. Rızay-ı İlahi yolunda gayret gösterirler. Müminlerin mücadelesi, bir fazilet mücadelesidir. Kur’an-ı Kerim'de, cihad ve kıtal (savaş) ifadelerinin geçtiği yerlerde, devamlı "fi sebilillah" (Allah yolunda) kaydının bulunması, son derece dikkat çekici bir durumdur. Allah yolunda olmayan bir mücadelenin, bir savaşın, hiçbir kıymeti yoktur.

Nisa suresi 141. ayette, mü'minlerin zaferine "fetih", kafirlerin galebesine "nasib" denilmesinde, her iki tarafın savaş gayelerinin farklılığına işaret vardır. Mü'minler fethederler. Kafirler ise; dünyevi, fani şeylerden bir miktar nasiplenirler. (5)

Kur-an-ı Kerim, yapılacak mücadelenin hedef ve gayesini şu şekilde belirler:

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." (Enfal suresi, 39)

Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:
1- Fitnenin kökünü kazımak.
2-Allah'ın dinini hakim kılmak.

"Fitne" kelimesi "karışığını almak için altını ateşe koymak" anlamındadır. (6) Bundan, "mihnet ve belaya sokmak" manasında kullanılmıştır. İnsanları inancından dolayı işkenceye tabi tutmak, ibadetine müdahale etmek, inandığı gibi yaşamalarını engellemek, inancından dolayı yurdundan sürüp çıkarmak gibi durumlar hep birer fitnedir. Kur-an-ı Kerim'de, "fitne ölümden beterdir" denilir (Bakara suresi, 191). " Ölümden daha ağır ne vardır ?" dememek gerekir. Zira, ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır. (7)

"Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar" ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükuneti sağlamak, müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i müslim bir devlet, bir başka gayr-i müslim devlete zulmetse, müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara, hadlerini bildirmelidir.

Cihadın bu ulvi gayesine, şu ayet işaret eder:
"Size ne oluyor ki, "Ya Rabbena, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı yolla !" diyen mazlum erkek-kadın ve çocuklar uğruna Allah yolunda savaşmıyorsunuz ?" (Nisa suresi, 75)

"Dinin bütünüyle Allah'ın olması" hedefi ise, beşeri beşere kulluktan kurtarıp, sadece Allah'a kul olmasını temin gayesine yöneliktir. (8) Kur-an-ı Kerim, yahudi ve hristiyanlardan bahsederken, "Onlar, alimlerini ve rahiblerini Allah'tan başka Rab'ler edindiler" der (Tevbe suresi, 31) Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona "Rab" namını vermiş olmak şart değildir. (9) Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, alim ve rahiblerin helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir. (10)

İslam hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı ve bu dini yaşamak isteyen her fert, serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya maruz kalmamalıdır.

İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak içindir. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlahi din, İslam olacaktır. (11)

Şüphesiz, "dinin bütünüyle Allah'ın olması", başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensublarını zorla İslam'a sokmak anlamında değildir. (12) Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz.Peygamber devrinden günümüze kadar, İslam devleti bünyesinde başka din mensupları da rahat bir şekilde yaşamışlardır.

Ahmet Özel'in dediği gibi, "İslam'ı tebliğ için girişilen fetih hareketleri, o ülkelerdeki insanları zorla İslam'a sokmak amacıyla değil, ferdi planda tebliğ imkanının bulunmadığı bu ülkeleri, herkesin dilediği inancı serbestçe seçebileceği şekilde tebliğe açmak gayesiyle yapılmıştır." (13)

Kur-an'ın, "hiç bir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Enfal suresi, 39) ayeti, İslam'ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihai hedefi gösterir. Onları, gündelik işlerin telaşından kurtarır, yüce ideallere sevk eder. Bu yüce hedefin yeni nesle kazandırılması, onların ufkunu açacak ve onları ulvi mefkurelere sahip kişiler haline getirecektir.

Kaynaklar:
1-Hamidullah, İslam'da Devlet İdaresi, Ter. Ali Kuşçu, Ahmed Said Matbaası, İst. 1963, s. 135
2-Beydavi, I, 135
3-Abdurrahman Azzam, Ebedi Risalet, Ter. H.Hüsnü Erdem, Sönmez Neş. İst. 1962, s.165
4-Kutub, I, 187; Sabuni, Saffetu't-Tefasir, I, 127
5-Beydavi, I, 244
6-Ebu'l-Fadl İbnu Manzur, Lisanu'l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, VI, 317
7-Yazır, II, 695
8-Kutub, III, 1433
9-Yazır, IV, 2512
10-Tirmizi, Tefsir, 9-10; Razi, XVI, 37
11-Yazır, II, 690
12-Zeydan, Şeriatu'l-İslamiye, s. 55-56; Vehbe Zuhayli, El-Alakatu'd- Düveliye fi'l- İslam, Müessesetü Risale, Beyrut, 1989, s.25; Madelung, VII, 110
13-Özel, TDV.İslam Ans. "Cihad" md. VII, 530